top of page
Vintage Dünya Haritası
BUSİNESS KAPAK ASIL  SOLDA.jpg
Türklerin Kayıp Ana Yurdu

İnsanlık tarihinin en tartışmalı başlıklarından biri, yeryüzünde kurulan ilk büyük uygarlığın nerede ve nasıl ortaya çıktığıdır. Bu sorunun peşine düşüldüğünde, karşımıza yalnızca Atlantis değil, ondan çok daha kapsamlı ve köklü bir anlatı çıkar: Kayıp Kıta Mu.

 

Bu tartışmanın modern dünyadaki başlangıç noktası 1883 yılıdır. İngiliz araştırmacı, asker ve gezgin James Churchward’ın Hindistan’a yaptığı yolculuk, insanlık tarihine dair ezberleri sarsacak bir kapının aralanmasına neden olur. Churchward’ın elde ettiği bilgiler, zamanla yalnızca Atlantis’i değil, tüm kadim kıta anlatılarını yeniden sorgulatacaktır.

 

Platon’un Timaeus ve Critias eserlerinde aktardığı Atlantis anlatıları, M.Ö. 9.500 yıllarına tarihlenen gelişmiş bir uygarlığa işaret eder. Ancak Churchward’a göre bu anlatılar, asıl büyük kayıp kıtanın gölgesinde kalmış bir yan hikâyedir. Ona göre Atlantis, bağımsız bir kıta değil; Mu’nun kolonilerinden yalnızca biridir. Bu iddia, bilim dünyasında uzun süre tartışılmış, kabul görmek bir yana, sert itirazlarla karşılanmıştır.

 

Churchward’ın çalışmaları asıl kırılma noktasını, Naacal Tabletleri ile yaşar. Yaklaşık 15.000 yıl öncesine tarihlenen ve Naga–Maya diliyle yazıldığı belirtilen bu tabletler, yalnızca bir dilin değil, unutulmuş bir uygarlığın izlerini taşır. Rahip Rishi’nin iki yıl boyunca Churchward’a bu ölü dili öğretmesiyle birlikte tabletlerin içeriği çözümlenmiş, ardından yapılan doğrulamalar bu bilgilerin ciddiyetini daha da artırmıştır.

 

1921–1923 yılları arasında mineralog ve arkeolog Dr. William Niven’in çalışmaları, Mu dili ve tabletlerine dair inkârı zorlaştıran yeni bulgular ortaya koyar. Böylece gözler, Atlantis’ten çok daha geniş bir coğrafyaya sahip olduğu iddia edilen Mu kıtasına çevrilir.

 

Bu noktadan sonra tartışma yalnızca “bir kıta var mıydı?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Mu kıtasının varlığı, insanlık tarihinin planlı bir ilerleme süreci olup olmadığı sorusunu da beraberinde getirir. M.Ö. 300–350 bin yıl öncesine uzanan insanlık sahnesine çıkış süreci, tesadüflerle mi şekillenmiştir, yoksa daha büyük bir düzenin parçası mıdır?

 

Bu anlatıda Tanrısal planın iki farklı çizgide ilerlediğinden söz edilir: pozitif ve negatif kökenli yapılar. Mu kıtasından önce ve Mu sürecinde yaşanan gelişmeler, Dünya insanının bilim, medeniyet ve kültür alanlarında hızla ilerlemesine zemin hazırlamıştır. Bu ilerlemede, “misafir” olarak tanımlanan ve yol gösterici rol üstlenen varlıkların etkisi olduğu iddiaları, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden birini oluşturur.

 

350 bin yıllık süreçte Sirius ile ilişkilendirilen gelişmeler, yalnızca astronomik değil, genetik ve bilinçsel boyutlarıyla da ele alınır. “Saklı gen” kavramı bu noktada devreye girer ve insan potansiyelinin nasıl şekillendirildiği sorgulanır.

 

Mu bilgilerine Churchward’dan önce ulaşan isimler de vardır. Augustus Le Plongeon’un Yucatán’daki Maya bölgesinde yaptığı çalışmalar ve fotoğrafladığı bulgular, 1880’lerde Maya uygarlığının neden Eski Mısır’la ilişkilendirildiğini açıklar. Ra sözcüğünün Mu’dan Mısır’a uzanan yolculuğu, tek tanrılı inanç sistemlerinin kökenine dair güçlü bağlar sunar.

 

Mu kıtasının bir felaket sonucu, 14.000–12.000 yıl önce, iddia edilen 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömüldüğü anlatısı; Tevrat, İncil ve Kur’an’da geçen tufan öyküleriyle birlikte yeniden değerlendirilir. Bu felaketten kurtulanların çevre adalara, Asya’ya, Çin’e ve Hindistan’a kadar uzanan göçleri, kültürel izler üzerinden takip edilir.

 

Maya tapınakları, Palenque, Chichen Itza’daki Akab-Dzib yapısı, Uxmal Tapınağı’ndaki yazıtlar ve Troano El Yazması gibi belgeler; Mu’nun yalnızca bir efsane değil, çok sayıda kadim kaynakta izi bulunan bir uygarlık olduğunu düşündürür. Tibet’te Lhasa Belgesi’nde yer alan kayıtlar da bu anlatıyı destekleyen önemli belgeler arasında yer alır.

 

Telepati, Astral seyahat, çift bedenleşme ve duru görü gibi bugün istisnai kabul edilen yeteneklerin, Mu insanı için doğal kabul edilip edilmediği sorusu, insan potansiyelinin geçmişte bugünkünden çok daha geniş olabileceğine işaret eder.

 

Bu bölüm, Mu kıtasını bir masal olarak sunmaz; aksine, tarih, mitoloji, arkeoloji ve kadim metinler arasında bağlantılar kurarak okuyucuyu şu soruyla baş başa bırakır:

 

EĞER MU GERÇEKTEN VARSA, İNSANLIK TARİHİNİ BAŞTAN YAZMAK GEREKİR Mİ?

 VE EĞER YAZMAK GEREKİYORSA, TÜRKLERİN BU KADİM HİKÂYEDEKİ YERİ NERESİDİR?

Bu kitapta ele alınan konuların tamamı, belgeler ve kaynaklar eşliğinde hazırlanmıştır.
bottom of page