
Uluç Levent ERTURHAN Gündem Bloğu linki - https://tarihturklerilebaslar.blogspot.com/


GÜNEŞTEN KOPUŞ
Dünya, gerçekten rastlantısal bir taş yığını mıydı, yoksa hesaplanmış bir kopuşun sonucu mu?
Karanlığın içinde tek bir kıvılcımın, zamanı ve maddeyi başlatması mümkün mü?
Ve daha önemlisi: İnsan, bu oluşumun neresinde duruyor?
Kadim anlatılar, modern bilimin bugün hesaplarla ulaştığı birçok bilgiyi sembollerle anlatır. “Güneşten Kopuş” kavramı da bu anlatıların merkezindedir. Çünkü Güneş, yalnızca bir yıldız değil; ışığın, düzenin ve yaşamın kaynağı olarak görülmüştür. Türk kozmolojisinde Güneş, varlığın merkezinde yer alır. Işığı yok eden karanlık değil, karanlığı yok eden ışıktır. Bu yüzden Güneş, yalnızca gökyüzünde parlayan bir cisim değil, düzen kuran bir güç olarak kabul edilmiştir.
Bilimsel verilere göre Dünya, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşmuştur. Bu oluşum, devasa çarpışmalar, kopuşlar ve parçalanmalar sonucunda gerçekleşmiştir. Güneş sisteminin erken dönemlerinde, Güneş’ten kopan büyük kütleler, belirli yörüngeler izleyerek soğumuş, çarpışmış ve sonunda gezegenleri meydana getirmiştir. Dünya da bu süreçte, sayısız gök taşı ve gezegen çarpışmasıyla bugünkü formuna ulaşmıştır.
Bu çarpışmalardan biri, Dünya’nın eksenini eğmiş, Ay’ın oluşmasına neden olmuş ve gezegenimizin yaşanabilir hale gelmesini sağlamıştır. Eksen eğikliği mevsimleri, Ay ise gelgitleri ve dengeyi doğurmuştur. Rastlantı gibi görünen bu zincir, aslında kusursuz bir uyumun parçasıdır. Kadim bakış açısına göre bu, “OL” denilen bir düzenin tezahürüdür.
Türk düşünce sisteminde evren, cansız bir mekanizma değildir. Gök Tanrı inancı, yaratılan her şeyin bir düzen, bir ruh ve bir denge taşıdığını kabul eder. Bu nedenle Türkler, varlığın dört değil beş elementten oluştuğuna inanır: Ateş, Su, Toprak, Ağaç ve Maden. Çünkü yalnızca görünen maddeler değil, onları var eden dönüşüm de kutsaldır. Dünya’nın Güneş’ten koparak oluşması fikri, bu beş elementin birlikte var olmasını açıklar.
Işık, ateşi; ateş, metali; metal, toprağı; toprak, ağacı; ağaç ise yaşamı besler. Bu döngü, Dünya’nın soğuma sürecinde şekillenmiştir. Milyarlarca yıl süren bu evrim, yalnızca bir gezegenin değil, bilincin de doğuşudur. İnsan, bu zincirin son halkası değil; bilinç kazanan bir parçasıdır.
Bu yüzden Türkler, yaratılan her şeyin bir ruhu olduğuna inanır. Bu inanç, yüzeysel biçimde “animizm” olarak tanımlansa da özünde tek Tanrı inancına dayanır. Çünkü ruh, Tanrı’dan gelen yaşam enerjisidir. Ormanların, dağların, suların ve göğün birer “İYE” ile temsil edilmesi, doğaya tapınmak değil; onu korumak ve anlamaktır. Kutsal kabul edilen korular, bu nedenle yalnızca ağaçlık alanlar değil, kozmik düzenle bağlantı noktaları olarak görülmüştür.
“Güneşten Kopuş”, yalnızca Dünya’nın fiziksel oluşumunu değil, insanın evrendeki yerini de anlatır. Eğer Dünya bu denli hassas bir dengeler zinciriyle oluştuysa, bu düzeni yok saymak mümkün müdür?
Ve eğer binlerce yıl önce bu bilgiler sembollerle aktarılmışsa, bu kültür gerçekten “ilkel” olarak tanımlanabilir mi?
Bu bölümde ele alınan konular, kitapta belgeleri ve kaynaklarıyla birlikte çok daha ayrıntılı biçimde incelenmiştir.